Birileri hangi mesleğin kadınların ev işlerini aksatmayacağını deneme sınavlarında soradursun, ben uzun süredir çalışmak istediğim o şirkete sonunda bir mülakat daveti almıştım. Toy sayılırdım. Toyluk mudur sebep bilmem fakat dünyaya bakış açısı farkındalığıyla doğru orantılı oluyor insanın, onu anladım. Her ne kadar erkek egemen bir sektörde çalışacağımı bilsem de, kadınların erkeklerle aynı amaç için beraber çalışacağına duyduğum güven tamdı. Yine de o kalıplar benim kafama da işlemiş olmalı ki; mülakat yapacağım kişinin bir erkek olacağını tahmin ediyordum. Öyle ya; böylesine büyük, binası etkileyici, projeleri şanlı bir firmada lider pozisyonlarda erkekler olabilirdi sanırım, değil mi?!

Binanın duvarlarında asılı duran tabloları inceliyor ve heyecandan ölüyorken, bir topuk sesi duydum. Sesin geldiği yöne doğru istemsizce kafamı çevirdim. Elinde dosyaları, gözünde siyah çerçeveli gözlükleri ve üzerine giydiği ciddiyetiyle bir kadın, kendinden oldukça emin tavrıyla tıkır tıkır yürüyordu. Ne iş yaptığını merak ettim, kafamdan çeşitli seçenekler gelip geçti. Ben, kadın bir mühendis, doğal olarak mühendislikle ilgili bir işe talip oluyor fakat bu kadının bir mühendis olabileceğini aklımın ucundan dahi geçirmiyordum. Bir kere topuklu ayakkabı vardı ayağında. Nasıl olabilirdi? Bu mesleğe adım atacaksan, önce kadın kimliğini kapıda bırakıp öyle içeri girmen gerekiyordu bir kere.

O kadın, geniş kapıları olan bir odadan içeriye girdi, kapanan kapılarla birlikte ben de kendi heyecanıma geri dönmüştüm. Bir süre sonra görüşmeye çağırıldım ve bana görüşme yapacağım kişinin adının “Umut” olduğu söylendi. Umut Bey’le görüşmek üzere odaya girdiğimde, biraz önceki kadınla karşı karşıya kalmıştım! Umut Bey, Umut Hanım oluvermişti birden! Yaşadığım şoku hala dün gibi hatırlarım. Uzatmayayım, bir kaç mülakat sonrasında onun ekibine ben de dahil olmuştum.

Şimdi Umut hanım sizlere bey’lerden hanım’lara doğru bakış açınızı nasıl değiştirmeniz gerektiğini kendi hikayesiyle anlatacak.

Umut kimdir ve ne iş yapar bize anlatır mısınız? Hikayenizden bahseder misiniz?

Merhaba Tuğçeciğim, öncelikle beni söyleşine davet ettiğin için çok teşekkür ederim. Tabii, insan kendisini birçok farklı şekilde tanımlayabilir, ama genelde işimiz ile kendimizi tanımlar olduk. Bu bağlamda cevaplamam gerekirse, 19 yıllık yer bilimciyim, son 10 yıldır Türkiye’de jeotermal özel sektöründe aktif olarak yer almaktayım. Son olarak SPERO danışmanlık şirketinde Jeotermal Yatırım Danışmanlığı vermekteyim.

Bu mesleğe nasıl adım attınız? Bu seçim bilinçli miydi?

Esasında çok bilinçli değildim ama bilim hep ilgimi çekmişti. Ailem de mühendislik, yer bilimleri vb. konularda küçüklüğümden beri bir kültür yarattıkları için 1995 yılında Jeofizik Mühendisliği okumaya başladığımda sanırım bir çok kişiden daha farklı bir bakış açısı ile ilerledim. Zaten mezun olduğumuz yıl 1999‘da yaşanan depremler sebebiyle de artık bu mühendislik dalı hakkında daha yaygın bir bilgi birikimi oluşmaya başladı. Ben de bir jeofizikçi olarak İTÜ Avrasya Yerbilimleri Enstitüsüne gidip ne yapabilirim diye sordum. Sevgili hocam Prof. Dr. Okan Tüysüz de “Gel çalış bakalım” dedi ve bu şekilde ilk önce akademi ile tanıştım.

Sonrasında burslu olarak ITC Hollanda’da Doğal Afet Çalışmaları yüksek lisansını bitirdim, ITC beni ABD’de yer alan ESRI’de staja yolladı. Orada kendime ‘Araştırma Uzmanı’ olarak pozisyon ayarlayabildim ve çalıştım. Daha sonra Yeni Zelanda’daki GNS Science’ta ‘Tehlike Etki Modelleme Mühendisi’ olarak 2 yıl çalıştım, eşimle 2008 yılında Ankara’ya yerleştik ve Türkiye’deki jeotermal sektörü deneyimlerim başladı, halen de devam ediyor.

Erkek egemen sektörde bir kadın olarak var olmaya çalışmak nasıl bir yolculuk?

Bir dönem özellikle Türkiye’deki ilk yıllarımda senin de tarif ettiğin gibi, bir ciddi olma hali, maskülen tavırlar gerekli oldu. Açıkçası bunu şimdi anlayabiliyorum, o sırada kendimi kaptırmış bir şekilde var olmaya ve başarmaya odaklıydım. Ne yazık ki, kadın mühendislerin erkeklerden daha fazla kendini ispata enerji harcaması gerekli olabiliyor. Yalnız bu sadece Türkiye için geçerli değil, yurt dışında da buna benzer davranışlarda bulunmam gerektiği oldu, tabii hiç gerekmediği ve kendimi son derece özgür ifade edebildiğim yerler de oldu, oralarda insan daha kolay nefes aldığını hissediyor ama şu da var ki, kariyerimin başlarında olduğumdan henüz cam tavan (bir kişinin hiyerarşik yükselişinin önündeki cinsiyet ya da ırk gibi ayrımcılık sembolleri kaynaklı engeldir) ile karşılaşmamıştım. Eminim yöneticilik basamaklarında yükselmeye devam etseydim, bu bir sorun olarak karşıma her yerde çıkardı. Biliyorsun dünyada yöneticilerin sadece %8’i kadın olabilmiş durumda. Bu bile durumu açıklamaya yeterli sanıyorum.

Siz bu alanda liderliğe nasıl yürüdünüz? “Yapamazsın”, “edemezsin”, “olmaz” larla mücadeleniz oldu mu?

Yurt dışında liderlik yolunda hep desteklendim ancak Türkiye’de çalışmaya başladığım ilk günlerde iki üst düzey yönetici bana iki ay vermişlerdi. İki ay sonra yurtdışına döneceğimi söylediler. 10 yıl oldu hala dönmedim! Tabii burada biraz da hayata bakış açınız önem kazanıyor. Sonuçta hiçbir şey kolay elde edilmiyor, elde etmek için de çalışmak, sorumluluk almak, risk almak gerekiyor. Elimden geldiğince bunları yaparak ilerledim. Bir de benim için yurt içinde ve yurt dışında edindiğim tecrübeleri ve bilgileri Türkiye’de jeotermal sektörünün ilerlemesi için paylaşmak önemli bir kişisel misyon. Böyle bakınca başkalarının dediklerine daha az aldırış ediyorsunuz.

Kadınlara yapıştırılan duygusal etiketi ve bu yüzden mühendislikte ve liderlikte erkekler kadar başarılı olamayacağı miti sizce doğru mu?

Hayır değil. Önce başarıyı tanımlamak gerekir diye düşünüyorum. Günümüzde duygular ve insana ait özelliklerin terk edilerek, robot yaklaşımı ile şirket yönetmenin kişilere, yöneticilere ve dünyamıza hiç de iyi sonuçlar doğurmadığı aşikar. İnsanın aşırı verim güdümleri ile kendisine ve çevreye verdiği zarar, tam da bu tarz yaklaşımlardan açığa çıkıyor kanımca. Buna verilebilecek en güzel sektör örneği, İzlanda’da. İzlanda, ekonomik kriz ile battığında aşırı hırs ile donanmış finansman sektörünü ayağa kaldıran, bu dönemi başarıyla atlatan ve kriz sonrası toparlanmalarında çok önemli rol üstlenen iki kadın olmuş, sebebi de olaylara “kadın gözüyle” bakmaları. Demek ki kadının iş ortamına getirdiği özellikler başarıyı engellemiyor, bilakis destekliyor denilmelidir.

Yazının başında bahsettiğim “kadın kimliğini dışarıda bırakmak” ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Gerçekten de bir kadın kendi özü gibi yaşayarak bu meslekte var olamaz mı? İlla erkek gibi mi davranmalı?

Bu bir geçiş süreci. O nedenle hala çalışma ortamlarında bu tip durumlar ile karşılaşıyoruz ve daha gidecek çok yolumuz var. Ancak burada belirtmek gerekir ki; kadınların kendi özü gibi yaşama konusunda taviz vermeleri ile gelişmelerin sağlanacağı konusunda şüpheliyim. Burada mühim olan, insani şartların hem kadın hem de erkek için sağlanmasıdır. Ve bunu her iki tarafın da talep etmesidir. Örneğin, çocuğu olan bir ebeveyn kadın veya erkek doğum izni talebinde bulunabilmeli. Aile yaşamı, çalışma ortamı tarafından desteklenmeli. Aileyi unutup sadece çalışma ortamı bizi biz yapıyor diye düşünürsek hem kadın hem de erkek kendi özlerinden çıkmış olur. Bu sebeple kadının kadın, erkeğin erkek olmasının önemini yeri ve zamanı geldikçe paylaşmasıni son derece önemli buluyorum.

Yaptığınız işle aranız nasıl? “Çok seviyorum” diyebilir misiniz can-ı gönülden?

İşi gerçekten çok seviyorum. Aslında iş değil, çalıştığınız ortam, insanlar ve hepsinin içinde bulunduğu sistem çoğu zaman esas sorunu yaratıyor diye düşünüyorum. Tabii sorun olacak ki çözüm olsun ve ilerleyebilelim.

Ve bitirirken bu köşede herkese sorduğum soru geliyor. Size göre “hayatın anlamı” nedir?

Hayatın anlamı “yaşamın korunması” gibi geliyor bana. Bu illa insan ile de bağlantılı olmak zorunda değil ama insan açısından bakarsak, bildiğimiz en üstün varlık biziz. Buna göre bize verilen zamanda, kendimizi olabilecek en iyi şekilde gerçekleştirmek hayata anlam katıyor. Tabii, insanların temel ihtiyaçlarını elde etmesi bu kişisel ilerlemeye sebebiyet verebilir. Bu ihtiyaçlar; yemek, su, barınma, dinlenme, güvenlik, aidiyet, sevgi, toplumun bir parçası olma ve yenilikler diyebiliriz. Bu konular var olduğunda, kendini gerçekleştirmek daha kolaylaşıyor, hayat daha tatminkar ve manalı bir hal alabiliyor.

Hikayenizi okuyan ve benzer yolda yürümek isteyen kadınlara tavsiyeniz ne olur?

Öncelikle, mezun olduktan sonra yurt içinde ve/veya yurt dışında mezun oldukları konu ile ilgili neler yapabilirler bunları tespit edip, ilgi alanlarını deneyimlemeleri oldukça önemli. Örneğin, sahada çalışabilirler, sonra mümkün olursa akademide, özel sektörde staj yapsınlar. Buralarda kendi limitlerini, hangi ortamların kendilerine daha uygun olduğunu gözlemleyebilirler. Tabii, illa profesyonel kariyerleri için değil, aynı zamanda, ülkemizi tanımak, mümkünse yurtdışına çıkarak dünyayı tanımakta son derece önemli. Sonrasında, 30’lu yaşlar ve 40’lar arasında o konu üzerinde profesyonel gelişimlerini tamamlamalarını öneririm. Aynı zamanda, bu dönemde çalıştıkları şirket veya akademiye alternatif olarak girişimci olmak isteyip istemediklerine ve hangi konuda çalışmak istediklerine odaklanmalılar. 40-50 yaş ya girişim yapacakları konuya odaklanmalı ya da 30-40 yaşları arasındaki deneyimlerini ilerlettikleri bir dönem olabilir. Sonrasında, yeni nesil ile tüm bu deneyimlerini paylaşmalarını planlayabilirler. Tüm bu adımları atarken, yaşamın sadece çalışmak olmadığını, hayatı iş ve kişisel olarak ayrı değil de bir bütün olduğunu unutmadan yaşamalarını tavsiye ederim.

Umarım cam tavanı kırmayı başarmış bu kadının hikayesi, bu hikayeyi okuyan diğer kadınlara ilham olur ve kaldırırlar alınlarındaki türlü türlü, onlara hiç de ait olmayan, ilerlemelerine ket vuran etiketleri…

Dipnot: Umut Hanım şu sıralar WING (Women in Geothermal) Derneği’nin Türkiye elçiliğini de yürütüyor. Kendisiyle birlikte kadınların sektörde istihdamının ve görünürlüğünün artırılması ve değişim ateşinin yakılması için ben ve diğer kadınlar omuz omuza çalışıyoruz!

https://www.tugceyargici.com/post/erkekegemensektordekadinbirlider